07:11
Edit This
her çağırdığım da ayağıma gelmiyorsa mutluluk;yüzsüzlük edip ona sahip olmayı bilirim.artılar,eksilerden fazlaysa hayatında çok şanslısındır.gidenlere üzeleceğine,seninle kalmayı tercih edenlere teşekkürü bir borç bilmelisin.bir gidene karşılık,üç kazanıyorsan eğer;giden senden götürüyordur güzel şeyleri.onun gitmesine sevinmelisin.o zaman gidenlere de bir teşekkür borcumuz var bize farkındalık olgusunu kattığı için.
herşey seninle başlar.güzel şeyler olmuyor mu hayatında?durmadan iç çekip duruyor musun?ah vah etmekten usanmadın mı hala? peki;şikayet etmektende mi yorulmadın?hep kötü şeyler seni buluyor değil mi?kimbilir belki de bu senin kaderindir....
bu cümleler geçer aklından olumsuzluklar başgösterdiği zaman.sen kendini kötüye adapte ettiğin zaman,nasıl görüceksin ki iyiyi.hep iyi ya da hep kötü gitmez ki hayat.hepsi iç içe değil mi?sen istediğin zaman iyi olanı,canın biraz sıkkınsa suçu hayata atmak için; kötü olanı görürsün.sorumluluk ağır bir yüktür çünkü;herkes taşıyamaz.yükü hafifletmek için biri de yoksa etrafında, en iyi seçim hayatın kendisidir.ya kendini yeyip bitirsin ya da hayatı ortak edip umutsuzluğuna ,vicdan azabını ebsülon komşuluğuna dair edersin(ebsülon içim bknz:yüksek matematik kitapları)
ölümden gayrı herşeyin bir çıkar yolu var gibi sanki.yanlış yapa yapa doğruyu bulmayı öğreniyorsun.kötüyü gördükçe iyinin kıymetini anlıyorsun.uzaktaysa sevdiklerin;sevebilme kapasiteni genişletiyorsun.o kadar kolay ki sen isteyince sevebilmek.bir gülümsemeye tutsak edebiliyorsun tüm iyi niyetlerini.farklı gibi görünsek de herbirimiz özümüz de sevmek olgusu var ya isteyince ortak paydada kesişebiliyoruz...
görüp de görmezlikten geldiğim herşey negatif gerçellere ait olsun.toplamaya göre kapalıyım ben onlara.saçmalıyorsam da ,saf ve salaksam da,hafiften modern polyana olsam da kime ne?duygusal olarak da ,bilimsel olarak da doğruluğumu ispatladım geçmiş satırlarda.karşı çıkan varsa beri gelsin.nasılsa zerre kadar umrumda olmayacak kendileri,olamayacak.algıda seçiciyim artık,olumsuzluklardan ayrığım....
ve şimdi...işin yazın kısmı bitti artık.kendi kurgularımı hayata geçirmek için yol alıyorum.başrol bende gerisinden haberim olmasın istiyorum.nasılsa açığım süprizlere her daim.değiştirmek istersem senaryoyu replikleri silmiyorum artık;sadece,üzerinden sakin ve sessiz adımlarla geçiyorum=))
17:31
Posted In
blog
,
futbolda 90 dakka
,
haşmet babaoğlu
,
hıncal uluç
Edit This
ya bu saatte benim burda ne işim var?üstümde cicili bicili pijamalrımla uyusam şöyle tüm uslu çocuklar gibi ne olur sanki?yok ama şimdi yazmazsam çatlarım.sözüm ona çok önemli şeyler yazıyorum ya!ben yazınca yolsuzluklar son bulacak,faili meçhul cinayetler çözülecek,olimpiyatlar da 20 tane altın madalya alacağız sanki.üç maymun da oskara adaymış gerçi.ben mi sebep oldum ki =p.ömür gedik de zırvalıyordu geçenlerde hürriyet gazetesinde olmaz olamaz oskara aday olamaz üç maymun, şartlara uymuyor diye.tabi ömür gedik'i ciddiye alan tek kişi sevgilisi ferhat göçer'dir heralde.çok bilmek bazen hakikaten iyi değil.ömür gedik de buna örnek.ya yine nerelere daldım ben.ergenekon kapsamında bilgisayarın ıp numarasını alıp incelemeseler bari.seyhan soylu nun bile ifadesi alındı be!yemişim ben öyle ergenekonu.ergenekonun da suyunu çıkardılar.hiçbişey ciddi kalamaz değil mi bu ülkede.
şaka bir yana nuri bilge ceylan la gurur duyuyoruz gerçekten.işini büyük bir ustalıkla yapan,sadece işiyle gündeme gelen insanlara bayılıyorum.medyamız ne kadar gereksiz film bozuntusu varsa onla uğraşıp ,reklamını yaparken ,ceylan sessiz sedasız ödülleri toplayıp geliyor.recep ivedik,gora,arog gibi filmler belden aşağı espirileriyle tüketim çılgınlığına çanak tutuyor.belki;kimileri için konuşmalarım anlamsız ama cem yılmaz a gülemiyorum adam gibi.bana esprileri çok kalitesiz geliyor.küfürden bozma espiriler.tamam arada iyi şeyler de yapıyor yapmıyor değil.ama büyütüldüğü kadar değil gibi.bu kadar gürültü,patırtının ardından daha iyi işler bekliyoruz ondan.arkasında kocaman bir medya desteği.istese de istemese de her adımı reklam oluyor.sponsor bulmak zor değil onun gibiler için.ama filmlerde ki espiri anlayışı amerikan ya da eski türk filmlerine gönderme yapmaktan öteye geçemiyor.komik mi?evet,komik.ama farklı değil.amerikalılar da kendi filmleriyle dalga geçmeyi çok önceden denediler zaten .vaktiyle çok da gülmüştük.ama nereye kadar yicez temcit pilavını?
çok zeki diye nitelendirdiğimiz insanların daha dişe dokunur işler yapması gerekiyor artık.belki;bu hikayelerle yine gişe rekorları kıracaklar.çok beğenilecekler.ama bi müddet sora da kendini aşmalı insan.olsun varsın biizim insanımız mayıs sıkıntısını ,iklimleri izlemesin onlar entel dantel işi olsun.ama bu filmler toplasın tüm ödülleri.biz değerini bilmeyelim.bu ülkede sanat yok.iyi film yapılmıyor diyelim .nasıl yapılsın ki ?hababam sınıfı ,recep ivedik,gora gişe rekorları kırarken bu ülkede sanat mı olur?hem illa küfür mü duymak istiyoruz?anamıza,bacımıza küfür edilmesi çok mu hoşumuza gidiyor?çıkalım sokağa.her köşe başı bir recep.annenize,kardeşinize musallat olacak cinsten insan çok.bu küfürler kardeşimize,annemize edilse çok mu hoşumuza gider?hayır mı?o zaman bu iki yüzlülük niye?
bir sinema filmini izledikten sonra yeni bakış açıları kazanmalı insan .her açıdan yapabilmeli bunu.sinemanın misyonu budur.iki saat sonunda kafanda bir duygu kırıntısı kalmadan çıkmamalısın.sanat biraz da sanat için yapılsın artık.halk edebiyatı palavralarını,populist yaklaşımlarını bırakalım.gerçekten kaliteli işler çoğaldığında halk da izlemeye mecbur kalacak ve gerçek sanatın farkına varacak diye düşünüyorum yoksa herkes herşeyin farkında da kimsenin işine gelmiyor mu=)
ama ben bu konulara nerden geldim yine ya.içimde neler birikmiş benim böle.onbintane şey var aklımda.demek ki bunlar kuytularda seslerini duyuramamışlar bana.diğerleri de tembellik edip uyudu besbelli.ama bunlar yılmadılar.blogumda yer aldılar.
kemal sunal ın bir filmi vardı.çöpçüler kralı diye.ordaki "yazıcam bunları köşeme "diyen amcaya benzetiyorum kendimi.yazıcam işte bloguma.kime ne ya?çok çok ergenekon da dilekçe veririm.ondan sonra da ünlü olurum zaten.benim işime gelir.belki;mehmet barlas la bile program yaparız.başka yerde yok'a yeniden başlarız.evet işte hayalperestlikte son nokta.daha ne kadar saçmalayağım acaba.
aklıma şimdi de kazım kanat geldi.Allah rahmet eylesin.onun anınca hıncal,hıncal dan sonra haşmet babaoğlu.hayır ya hayır.sus artık düşünme!yok ama ya başlama şimdi.ufff.kenan onuk,haşmet babaoğlu,hıncal uluç...90 dakika.bir ntv klasiği.hayır kaç insan ya da kaç kız bu jeneriği duyup güler kahkahayla.ben gülerim.çünkü;o 90 dakka varya hani bir futbol fenomeni çocukluğumun kabusydu.onun yüzünden pazartesi en nefret ettiğğim gündü.bazen 90 dakkadan da uzun sürerdi.ben de zamanla boyun eğdim kaderime.90,100 ne kadar sürerse izledim.o yaşta.bir de aklıma futbol girdi.futbola da yorum yapmaya başladım.abim kahkahalarla 90 dakka bir ntv klasiği derdi.ben artık sinirden kafayı sıyırmış bi halde başlardım gülmeye.hala geyiği vardır aramızda.hala devam ediyor mu bilmem.ama;kenan onun öldükten sonra benim için bi tadı kalmadı.o programın en ciddiye alınacak adamı da oydu zaten.haşmet ve hıncalı bir yorumcu olarak ciddiye alamıyorum hiç.benim için playboy olarak vadelerini dolduracak şahıslar.
sus artık sussss!ben buralara nerelerden geldim ki yine.yazacağım şeyleri unuttum.neyse bugünde böyle zırvaladım işte yeni mekanımda.sanırım yoruldum.misafirler...yemek yap,ikram falan bayağı koşusturdum.ayrıca bugün bişeyi daha keşfettim kendimle ilgili.hiç tanımadığım insanlarla bir anda samimi olabiliyorum.çekinmiyorum.gayet rahatım.sanki yıllardır tanışıyoruz.abla,abi modundayız.sevdim ben bu huyumu.en büyük sıkıntım buydu çocukken.soğuktum.artık;öyle değil.buna seviniyorum çünkü;ilerde yapmak istediğim iş sıkı bir iletişim becerisi gerektiriyor.sıkıntı çekmeden kendimi ifade edebildiğimi bu gece tanıştığım insanlar bana sözleriyle bunu yansıttılar.ilk adımlarımı rektörle görüşmeyi başararak atmıştım zaten.daha küçüçük bir çöm için iyi bir başlangıçtı.zaten aferinimi de rektörün öğretim üyesi olan öğrencisinde almıştım."sen çok becerikli bir kızsın"demişti kendileri.oleydi işte .yaşasındı.aferinimi de almıştım egom ziyadesiyle tatmin olmuştu=))
evet ... bu sefer yazıyı sonlandırmak için yazıyorum.uyuyacağım.hem de yatar yatmaz.evimden ayrı ikinci gece.annemi mi özledim ne :((
09:38
Edit This
yine yağmur var bu akşam ama zonguldak'ta değil.başka bir şehirde...
Ani kararlar almayı seviyorum.hiç düşünmeden hareket etmek bazen çok zevkli belki de çoğu zaman=)kaç gün kalırım ben bile bilmiyorum ki soranlara cevap vereyim.aklıma ne kadar eserse o kadar,canım ne kadar isterse .hem daha yeni geldim...
farklı mekanlarda bulunmayı seviyorum.belki de kaçmayı seviyorum.beni bulunduğum ortamda sıkan bişey varsa kaçmak acayip cazip geliyor.sanki hatırlamak istemediğim tüm anılar arkamda kalıyor.napim yani o saçma sapan şeyleri oturup düşünmek istemiyorum.zaman kaybı,anlamsız,boş şeyler.tek yararı beni gezip tozmaya teşvik etmeleri(yine güzel bir yanını buldum işte kötü şeylerin hep iyimser kalıcam)
yavaş yavaş okula gitme zamanı da yaklaşıyor.okul açılalı beş gün olmasına rağmen aklıma bile gelmiyor.galiba bu huzur dolu ,sakin yaşantıma alışmışım.sorun yok ,kavga,gürültü yok.yüzüne gülüp arkandan iş çeviren insanlar yok.kısacası güvendeyim
gitme zamanı yaklaştıkça da kendimi yeniden bi mayın tarlasında yürür gibi hissetmeye başladım.ne kadar tepki vermesem de birilerinin yalan sölemesinden midem bulanıyor artık.kızamıyorum ama huzursuz oluyorum.herkes yerinden mennun,halinden şikayetçi değil kimse.saçımı sarıya boyayıp erasmusla gelen öğrenci imajı mı versem ne kendime.hani kimse tanımasa beni.bende kimseyi tanımak için bi uğraş vermesem.en azından tanımaktan ötürü pişman olduklarımı.
hayır asla kötümser değilim.umutluyum hem de çok.bir sürü hayalim var.ama;hayatımda kötü şeyler olmasın işte.üzüm üzüme baka baka kararmıyor mu hem?etkilenmekten korkuyorum.belki onlar gibi olmak en güzeli.daha mutlular belki,daha gamsız.fakat;ben bunu istemiyorum.başkalarını üzüp sevinmek bana göre değil.güzel şeyler yaptığım da sevinebiliyorum.mutluluklarım kendi çapımda.
daha yolun başındayken bu kadar şikayetçi olmamalı insan.yalnız yaşadıklarından şikayetçi olsan neyse bir de gördüklerin var.sen birşeyler değiştirmeye çalışırken engel olmak isteyenler,herşeye yabancıymış gibi bakanlar...
tüm bunların ortasında çaresizim diye düşünürken iyi ki hayallerim var diyorum,amaçlarım var.onlara tutunmak en güzeli.kızdıkça daha da hırslanmak,hırs yaptıkça da başarmak.evet işte yine başardım.iyi tarafından baktım olaya.pembe gözlüklerimi hiç kaybetmeyeceğim galiba.herşey yolundaymış gibi hep gülümseyeceğim.
şimdiden hissediyorum bu sene hayatımda bir sürü değişiklik olacak.belki de sene ortasında bana bir yol görünüyor.bir sürü yeni insanla tanışıcam.kendime hiç rahat vermiyeceğim.hep farklı şeyler olsun.canım yaramazlık yapmak istiyor.hiç büyümeyeceğim=))
08:49
Posted In
blog
Edit This
bugünlerde şansım dönüyor gibi sanki.ama fazla da net değil ya da ben fazla kaptırmak istemiyorum kendimi.itiraf ediyorum fazla hayal kurmak istemiyorum.her duyguyu sindirebiliyorum galiba artık.sakin olmak lazım,bekleyip görmek.olursa ne ala olmazsa nasip değilmiş diyeceğiz.geçerken uğruyor belki de bitakım şeyler.bi ce yapıp kaybolucaklar belki,daha önce olduğu gibi. hayatımda hiçbir kıpırdama yaratmicakları ihtimali de mevcut.
bu kabullenişimin ardında acizliğim mi var acaba diyecek oluyorum.yok,hayır.sadece şu an için elimden geleni yaptığıma inanıyorum.yapacak birşeyler olduğunu düşünsem hiç üşenmeden elimi taşın altına koyacağım.
herneyse düşünmek istemiyorum.sadece sakinim.şimdi;yapmam gereken işler var çalışmalıyım.su akıp yolunu buluyor nasılsa.uff hayır hayır bu sözede kafa yormak istemiyorum.tek bi açıdan bakabilsem herşeye daha az yorulcak zihnim galiba.ya da hiç bakamasam=P.
neyse ne işte.tevekkül,sabır,inanç.hepsi bu kadar ...
02:14
Edit This
editör kısmısının bu kadar uyuması normal midir bilmiyorum.saat kaç oldu hala yoklar.ben bloguma amelie film müziklerini eklemek isteyip de ekleyemezken,onun bu işi halletmesi gerekirken nerde o ?yine sabahlamıştır tabi geyik yaparken msn alemlerinde.sana en çok ihtiyacım varken nerdesin sen nerdesin?
mor salkımlı sokakta ellerimi tut
ilgilen yine blogumla,editlemeyi her daim aklında tut
ne çok emeğin varmış,sen yokken anladım
bu sonbahar yağmurunda oturup sinirimden ağladım...
sinirden dört dönmüş gözlerim yine bilgisayarda
gel de gör gününü diyorum ahh bi dönsen sen bana şu anda
bağlantılarına klasik müzik eklemek istedim blogumun
şimdi sinirden çarpıntı nöbetlerinde tüm vücudum
Ve ben hala mor salkımlı o sokakta bıraktığın yerdeyim...
01:17
Posted In
blog
,
yağmur
Edit This
yağmur yağacağı dünden belliydi.bu kasvetli havanın verdiği sıkıntıdan mıdır ne bir türlü uyku tutmadı.aklımda yine onlarca gereksiz kelime bozuntusu bir sağa bir sola döndüm durdum.uykum gelsin diye koyun sayayım bari dedim.ilk üçe kadar herşey normaldi.ama dördüncü koyundan sonra birşeyler oldu.koyunlar üçer beşer atlamaya başladılar gökkuşağının üstünden.( nerden atladıklarının unuttuğum için gökkuşağından atlatayım dedim.)o kadar hızlı atlıyorlardı ki hızlarından başım döndü.midem bulandı.
sonra açtım gözlerimi.hadi kızım dedim ha gayret yapıcaksın bu işi.ben hiç koyun sayarak uyuyamadım.üstümde hep bunun ezikliğini yaşadım.koyun say iyi geliyo diyenlere,ama benim koyunlar üçer beşer atlıolar sayamıyorum ki diyemedim hiç.hakkımda iyi şeyler düşünmezler diye.tabi bu ihtimal şimdi de mevcut ama ;o zamandan bu zamana özgüven ve arsızlık duyularım gelişti galiba .
neyse lafı uzatmayalım kapadım gözümü.verdim koyunlarıma startı.bu sefer başaracaktım galiba koyunlar düzenli bi şekilde atlıyorlardı çok şükür.ama Allah kahretsin ki koyunları ritmik sayamadığım yıllar sonunda matematik öğrenmiştim.bir de yetmemiş matematik bölümüne gelmiştim.bu sefer dedim ki kendime-çok zekiyim matematik biliyorum ya güya-ne sayıcam kızım ya.bu koyunlar efendi efendi atlıyorlar.ben bunlardan bi dizi oluştururum.koyunlar sonsuza giderken de alırım limitlerini .ohh mis gibi hiç kafa yormana gerek yok.kaç koyun var öğrenirsin iki dakkada.mantığımın esiri oldum yaptım da .sora sinirle gözlerimi saate diktim.saat 04:00 dı.gün ağaracaktı nerdeyse ama ben bir koyun sürüsünü gökkuşağından atlatmayı becerememiştim
.kapadım gözlerimi bidaha.yapıcaktım işte yapıcaktım.haydi bismillah diyerek başladım.bir ,iki ,üç... Allah'ım bu sefer oldu derken bizimkiler gökkuşağının kaygan ,sürtünme katsayısı sıfır olan yüzeyine takılıp yere düşmeye başladılar.Allah kahretsindi .olmuyordu işte olmuyordu.bu kadar basit birşey bile dağ gibi büyümüştü gözümde.sonra dün nette gezerken ilanına rastladığım en iyi blog yarışmasında mansiyon ödülü kazandığımı hayal etmeye başladım=)tüm ana haber bültenlerinde flaş haber olarak geçiyordum.yüzümde hınzır bir gülümsemeyle beraber uyumuşum...
çok değil dört saat sonra gök gürültüsüyle uyandım.galiba yağmur yağacaktı.yaşasındı,oleydi.ben büyük bir fırtına kopacak diye beklerken sadece on dakka çiseledi.sonra;cılız bir güneş başgösterdi.ama rüzgar şiddetle yerini korumakta.gözlerim yine pencerede.ciğerci kedisi gibi boynum bükük bekliyorum.yağsa bi.sanki bende atacağım üstümdeki ,nedenini bilmediğim yükü.ama biliyorum işte yağıcak.benim gibi birsürü kişi pencereye koşacak sevinçle.aynı anda hepimiz pencerede,ortak hayallerimizle ,gökyüzünü seyre dalacağız.bazılarımızın yüzünü tatlı bi tebessüm,bazılarımızın yüzünü mutsuz bir ifade kaplayacak....
kestik!kestik!....
ne oldu ya şimdi?(galiba içimdeki ses beni uyarıyor)
-:kendine gel,yazı yine saptı amacından.öğleden sonrası kuşağına çevirme burayı.bi eylül de gel'i söylemediğin kaldı.
-yok o kadar da değil ama;insanız sonuçta.duygusal bi varlığım bende.ne kadar geyik falan yapsam da bi süre sonra dönüyorum özüme.
-başka biri ol şimdilik.bilgisayar başından kalkınca yaşa her ne halt yaşicaksan.
-tamama patron.galiba haklısın=)
ohh be gitti.konuşurken yazıyı nasıl sonlandıracağımı unuttum iyi mi.şimdi;bi düşünelim.ne vardı elimizde:koyun,gökkuşağı,yağmurrr...
evet evet yağmur...yağmaya başladı işte.saat 12.06.ben şimdi pencereye koşucam umrumda değil yazının sonu.beğenip beğenmemeniz.toprağın kokusunu içime çekip doya doya izlicem yağmuru binlerce insanla aynı pencereden bakıyormuşum gibi...
03:10
Posted In
ayrık otu
,
blog
,
oğul şarkısı
Edit This
bugünkü dersimiz biyoloji. sevgili çocuklar sizlere çok önemli bir bitki olan ayrık otundan bahsedeceğim. uzaktan bakılınca çok uslu kendi halinde gibi görünen lakin size yanaştığında bir daha ayrılmamak üzere hayatınıza kapağı atan dehşet-ül vahşet, sırnaşığın önde gideni ayrık otu....
Hayda... nerden çıktı bu ayrık otu da diyebilirsiniz. ama; sabredip de yazımı baştan sona okuma zahmetini gösterirseniz, bu, bitkiler aleminin arsız üyesi hakkında birtakım bilgilerle kendimizi donatmanın ne kadar yerinde bir karar olduğunu göreceksiniz.
30-100 cm boyunda, çok senelik, bitki dünyasının dominant karakterli şerefsizi, otsu bitkilerdir ayrık otları.toprak altinda çok fazla yayilmis olan ana kökleri bulunur. bilhassa kumlu topraklari severler. gövdeleri dik, tüysüz ve içleri boştur. içleri boş olmalarına rağmen çimenlerin arasına bir sızdılar mıydı bahçenizi ele geçirirler. sarmaşığın ağaca musallat olması gibi. rivayete göre; 7(yedi) yıl bir kayanın üzerinde mahsur kaldıktan sonra toprağa kavuştuğu anda :"az kalsın kuruyoduk iyi mi?" diyebilen arsız bir bitkidir kendisi. başta herşey çok masumdur. o sadece bir bitkidir. ama o sonra bir bela olur ki başa mümkünü yok kurtulamazsınız. kökünden, etkili bir temizlik yapmak gerekir kurtulmak için. keserim, biçerim, ben bu işin üstesinden gelirim dersen yavaş yavaş ele geçirirler bünyeyi. sen kurtulamaya çalıştıkça onlar haçlı ordusu gibi akınları sıklaştırırlar. artık; aklın başına gelmiştir. kökten halletmen gerekmektedir meseleyi, çoğumuzun hayatımızda yapmaya cesaret edemediği gibi ....
yeni yol ayrımları bekliyor beni. birinden birini seçmek zorundayım. fazla lüksüm yok bu konuda. konuşmak fayda etmiyor artık. birilerinin oyununda muhtelif zamanlarda görev almak istemiyorm. çünkü; çok yorulmuşum. ben bu kadar halsizken onlar nasıl da eski formlarını ustalıkla koruyabiliyorlar. ağızlarından çıkacak her kelime ustalıkla önceden yazılmış, diyaloglar kurgulanmış sanki. halbuki saklandığınız yerden çıkmanızı hiç istemiyordum. orda kalsaydınız keşke. eksikliğinizi hiç hissetmedim. olumsuz şeyler sizle beraber terketti sanki beni. şimdi; ben sizin özleminizle yanıp tutuşurmuşum gibi ağzınızdan zorla dökülen cafcaflı laflar da neyin nesi? sizden önce yalnız değildim ki ben sizinle beraber doldurayım boşlukları. hayatımı pek ala maximum keyifle sürdürebiliyorum. dojazı yüksek, etkisi kısa, tahribati fevkalade anlar yaşamışım. sonra sil baştan yeniden kendim olmaya çalışmışım, başarmışım da. siz yokken pek ala yapmışım bunları. şimdi; peki neden aptallık edip de mahvedeyim sahip olduğum bunca güzel şeyi? kimsenin mutsuzluğuna, umutsuzluğuna ortak olmak istemiyorum. eğer, güzel şeylerden nasibinizi almanıza sebep olamadıysam, hatırlamak bile istemiyorum o günleri. kötü olan hiçbir duygu barınamıyor bende. emanetlerinizin hepsini iade ettim sizlere. bana hiçbişey katamadınız. bir ara iyi şeyler görüp sizde sevindim. tabii; yine kendi ellerinizle mahvettiniz herşeyi. bu sefer duvarları çok sıkı örüyorum ama; sesinizi duymamak için. temizledim bahçemdeki ayrık otlarını kökünü kurutuncaya dek. sinsice hayatıma sokulma çabalarınız farkındayım. herşeyin farkındayım artık. benim için gerçekten doğru olan şeylerin de. hepsinin farkına bahçemi temizledikten sonra vardım...
Kurumuş kuyunun suyu
İncirin sütü çoktan çekilmiş
Bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
Ayrık otları dikenler bürümüş
Bardaktaki su, denizde kum kadar umarsızdım
Bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
Ayrık otları dikenler bürüdü
Anne, ben geldim
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
Anne, ben geldim
Ben, oğlun, hayırsızın…
11:14
Posted In
şeker kız candy
,
terry grandchaster.blog
Edit This
yazmaya bir başladım pir başladım. kendimi alamıyorum sanki. her ne kadar kayda değer şeyler yazamasam da -aman hiç de umrumda değil- bir tür terapi oldu sanki bu benim için. gün içinde kendi kafamdan kurduklarımın ya da yıllardır kafamda dolanan saçma sapan, gereksiz, manasız, kimseye faydası olmayan düşüncelerime reset attığım bir yer oluyor yavaş yavaş bu blog benim için. içinde bulunduğumuz mevsimin etkisiyle de daha da bir kendime yönelmek ihtiyacı hissediyorum sanki. rüzgarın sesi, sarımtrak yapraklar, yağmur...
kasım ayında doğmandan mıdır ne çok seviyorum sonbaharı. güzel, sessiz, sakin ve asil mevsim sonbahar... iyi ki geldin...
fazlaca ılıman bir girişin ardından yavaş yavaş sadede gelmek istiyorum. bugünlerde geçmişe çocukluğuma yönelmiş durumdayım. şimdi benim için çokk önemli bir çizgi filmin türkiyedeki kızlarımızın üzerinde silinmez bir etki bıraktığını gözler önüne sereceğim=P
kahramınımız şeker kız candy'dir. hanımefendinin hayat hikayesini anlatmayacağım burda. herkesçe malumdur zaten pembe dizi kıvamındaki hayat hikayesi. ben bizde bıraktığı derin izlerden dem vuracağım. candy bir yetimhanede büyümüş olmasına, ağaç tepelerinden inmeyen, erkek fatma kılıklı bir kız olmasına rağmen -sanmayın ki ben candyi sevmiyorum, hastasıydım- bir çocuğun yaşaması gerekenden fazlacana bir aşk hayatına sahipti. biz daha mahallede top koşturup, akşam saat 9 da yatağımıza girerken candy antonynin aşkıyla yanıp tutuşuyordu. antony bir prensti hem de. bizim dertlerimiz yarınki ödevi yetiştirmek, okul piknikleri için anneden babadan izin koparmak ya da fen liseleri sınavı gibi şeylerken candy almış başını yürümüştü. bir yandan antonysiyle toz pembe bir dünyada yaşıyor bir yandan da elisa ve kötüler kötüsü kardeşiyle uğraşıyordu. hatta bir rivayete göre bir şarkı bile yapılmıştır bu aşk üzerine. şöyle ki:
şeker kız kendi
antoniyle evlendi
bunu duyan ilayza
sinirinden geberdi
gel zaman git zaman derken bu saadet çok uzun sürmedi tabi antony sizlere ömür. biz tv karşısında bir yandan salya sümük: " olmaz olamaz antony ölemez hem çok iyi hem de çok yakışıklı" derken bir yandan da annelerimiz kızarmış ekmek ve sütümüzü ağzımıza tıkamaya çalışıyorlardı. ama bilmiyorlardı ki ne kadar üzgündük. çevremizde antony gibi birisi yoktu ki hiç. ne onun kadar yakışıklısı vardı ne de onun kadar kibarı. o bizim sahip olduğumuz nadir güzel şeylerdendi. ama o da terketmişti bizi. yeri dolmayacaktı. başkasını sevemeyecektik bir daha. hele candy o kimseyi sevemeyecekti (böyle sanıyorduk ilk başlar ta ki terry i tanıyıncaya kadar)
efenim sora terry girdi dünyamıza. serserinin önde gideniydi. ama bir o kadar da karizmatikti. yahu ne oluyordu bize. o yaşta karizma falan Allah candy nin müstehakını versindi. hep bunları aklımıza o sokmuştu.
terry hayatımızda dönüm noktası olmuştu adeta. karizma çocuk kavramı teryy ile girmişti lugatımıza. o antony gibi bebek suratlı, sarı saçlı, renkli gözlü parlak bir delikanlı, bir salon erkeği değildi. adab-ı muaşeretten bihaberdi. londra gecelerinin müdavimiydi. elinde hiç söndürmediği sigarasıyla okuldan kaçıp içki içerdi. bence ona -her ne kadar sevmesemde- türk erkeği niteliklerini taşıdığı için rakı giderdi. ammavelakin o şarabı severdi. bunların üstüne bir de kumar oynardı terry. sonra gelir o rahibe yuvasını şöyle bir dağıtır hayatının kadını candy ile bakışırdı. üstünü başını kirletmeden adam dövüşü vardı ki bir de. ahh ahh işte o an benim bittiğim andı. işte tüm bu özellikleriyle bence terry yakışıklı erkek tanımını karşılamıyordu. lakin yürüyüşü, yandan yandan çapkın gülüşü, osmanlı erkeği edasıyla ata binişi hepsi terrye has niteliklerdi. maçoydu, sertti, serseriydi, enteldi, çapkındı. o bir ki üç dörttttttttttttt terry grandchestr dı.
o umursamaz tavırlarının ardında pamuk helva gibi bir kalbi vardı aslında terry'nin. anne ve babası ayrı olduğundan böyleydi. Allahım sen günah yazma ama o günden beri ayrılıklarında olumlu yönleri olduğunu düşünüyorum çocuklar için. işte çocuk ayrılıklarla, acılarla, sorunlarla yoğrulmuş ve ortaya karizmanın babası terry çıkmıştı. o böyle hafiften piskopat olmasa, biz nasıl yüreğimiz ağzımızda izleyecektik antonysiz bölümleri. nasıl prıme tıme da şeker kız candy birincilik tahtına oturacaktı. candy türkiyedeki ideal erkek kavramını da değiştirmişti artık. hafif serseri, az biraz çapkın, kenarından köşesinden piskopat. gerekirse kadınını dövecek, namusunu iç ve dış mihraklardan korumak için için kaba kuvvet unsurlarını ustalıkla kullanabilecek. türkiyede bir devir kapanıyordu artık terryin hayatımıza girişiyle. kızlar için aşk=bkz sorunlu erkek oluyordu. bundan sonra evlilik terapistlerine, sorunlu çiftlere, sevgiliden dayak yiyen hatun kişilere sık sık rastlayacaktık...
neyse lafı fazla uzatmayalım candy ve terry dolu dizgin, bizim yüreğimizi hop hop hoplatan bir aşk yaşadılar. bir barışıp bir ayrıldılar. ama manyaklık derecesinde aşıktılar. ne var ki analar tahtını yapıyordu da bahtını yapamıyordu işte. gerçi; candy de çok iyiydi. onun bu saflığı karşısında kader bile çaresiz kalıyordu. ehli namus kızımız acı çekmeye meyilli, sonu olmayan aşkları yaşamaya hüküm giymiş gibiydi sanki. terrynin ardından bir süre "seni ben ellerin olsun diye mi sevdim" şarkısını söyledi.
gitti hemşirelik yaptı. ikinci dünya savaşında yaralılara bir nefes oldu. acısını böyle hafifletmek istedi. kendini işe güce verdi.
yavaş yavaş sona gelirsek. rivayet edildiğine göre candy pony tepesinde gördüğü antony sandığı ilk aşkıyla evlendi. hemşireliği bırakıp evinin kadını çocuklarının anası oldu. kocasına risottolar, supangleler pişirdi. biz de kalbimizde her daim saygı ve sevgiyle andık şeker kız candyi...
önemli not:aldığım son haberlere göre candy de yay burcu kadınıymış =))
04:51
Posted In
fatih erdemci
,
savage garden
,
sibel gürsoy
Edit This
sanırım üzerinde yazmayı en çok istediğim tartışmayı en çok sevdiğim konu müzik olacaktır. özellikle de benim çocukluğuma tekabül eden 90 lı yıllar ve o dönem de dinlemekten zevk aldığım müzikler....
ülkemizde 90 lı yıllarda patlama yapan pop müziği o yıllardaki kalitesini yakalayamadı hala. 90 larda ortaya çıkan ve bir daha izine rastlayamadımız seslerin şarkıları hala kulaklarımda. fatih erdemci vardı mesela; suçum değil'i ilk duyduğumdaki hazzı hala alabiliyorum. sonra sibel gürsoy; sen aşık değilsin. hem çok hoş bir bayandı hem de sesi bir o kadar güzeldi. müzikte farklı bir duruşu olduğu her halinden belliydi. caz eğitimi almıştı aslında kendileri ama farklı biriydi işte soundundan bellliydi...
gelelim yabancı müziğe... en sevdiğim en beğendiğim grup no doubt. unutlur mu hiç dont speak. r.e.m, gina g ve ti amo.. o ne şarkıydı aman Allahım. gönüllere taht kurmuş bir dönem romantizmin sembolü şarkı olmuştu. türkçesi seni seviyorum. pınar aylin de bu şarkıyı ay ışığı adı altında çevirerek mahvetmişti.
to the moon and back size ne hatırlatır? benim hafızama to the moon and back=remix diye kazınmıştır bu parça. o dönemler mahalle aralarında saklambaç oynayan bir ufaklık olarak darren hayes'ın yakışıklılığı ve karizmasının farkında değildim henüz. bir de grubun isminin -savage garden- manasını çözme çabasındaydım. garden bahçeydi de savage da neyin nesiydi yahu=) sonradan öğrendim ki (bu sonraki zaman google amcayla tanışmama denk gelir) bu ad cennet bahçesi manasına geliyormuş. fuzuli bilgi için bakınız sozluk sourtımes tan aşırdığım bir kuble=
anne rice kitaplarinda 'savage garden' dunya duzeni ve doga icin kullanilir. estetik degerlerin zayifligina, yasami surdurmek icin verilen savasta her yolun mubah olmasina dem vurulur.. bir ceylanin guzel olmasinin, onun acliktan olmeyecegi yada cirkin bir hayvana yem olmayacagi anlamina gelmedigin ifade eder.
neyse efenim bu kadar entellektüel bilgi yeter biz şarkılara göz atalım. break me shake me diyerek beni de fevkalade sarsmışlardır. sonra tears of pearls, truly madly deeply... neden bu kadar güzel şarkılar yok artık. darren hayes gruptan ayrıldı da ne oldu yani. tamam yakışıklıydı, karizma dersen eyvallah, genç kızlar hala hastası ama yok yok yok. eski ruhunu kaybetti. biz onun sadece kara kaşını kara gözünü sevmedik ki ondan önce savage garden vardı zaten. önce savage garden ı sevdik sonra darren hayes'ı. ama o da egosunun kurbanı oldu işte...
90 ların sonuna doğru yine madonna zirvedeydi. bir frozen dedi hatun donduk kaldık gerçekten de. o ne parça onlar nasıl söz o nasıl tüyleri diken diken eden klipti öyle. sonradan edindiğim bilgilere görede ödül almıştır bu şahane klip. yine sözlük sourtımes ın yalancısıyım. hayır daha o yaşta ne anlıyosam ben böyle şarkılardan. biraz melankolik biraz da depresif olacağımın ilk işaretleriydi belki de o şarkı:))
dayanamicam sözlerini de yazıcam
you only see what your eyes want to see
how can lıfe be what you want to be
you're frozen
when you're heart's not open
You're so consumed with how much you get
You waste your time with hate and regret
You're broken When your heart's not open
if I could melt your heart
we'd never be apart
give yourself to me
you hold the key
now there's no point in placing the blame
And you should know I suffer the same
If I lose you
my heart will be broken
Love is a bird ,she needs to fly
Let all the hurt ınsıde of you die
you're frozen
when you're hearts not open
tüm bu kadar sözün üstüne bahsetmezsek ayıp olacağını düşündüğüm elif gibi ince ve uzun ülkesini eurovision da da temsil etmiş celin dion hamfendi. miniminnacık vücuna karşı güçlü sesiyle bizi kendine hayran bırakan mariah carey.. Nirvana - Smells Like Teen spirit.
ve son olarak sıcak latin ritimleriyle içimizi ısıtan santana-smooth. akıllara zarar bir parçaydı hala kulaklarımızda hoş bir seda zat-ı alileri...
.
bunları paylaşacak pek birilerini bulamadığım için yazayım dedim bloguma. belki benim gibi eski günlerin özlemini çeken vardır da bana uzaktan el sallar. benle aynı şarkılarda aynı düşleri kuranları bilmek istiyorum. çocukluğuma duyduğum özlemi belki de böyle azaltıyorum....
06:16
Posted In
blog
,
iadeli taahhüt
Edit This
yenilenmiş arkaplanımın vermiş olduğu saadet ve heyecan ile aldım kalemi elime pardon yani geçtim bilgisayarımın başına=))
aman da aman ne kadar özlemişim yazmayı. hem blogum da çok cici oldu bakmaya kıyamıyorum. sevgili glommysunday sağolsun. zat-ı şahanelerinin bu işte çok katkısı var. yoksa ne kadar arasam da gönlüme göre bir arka plan bulamazdım.
yazmayalı baya zaman olmuş. içimden gelmedi galiba yazmak. ya da araya başka telaşlar girdi. kocaman iki ay geçmiş yazmayalı. benim için kocaman çünkü; o ufacık gibi görünen zamanda çok yer değiştirmemişim insanlarla fazla haşır neşir olmamışım belki ama değişmişim ben. heyecanlarım değişmiş, telaşlarım, sevinçlerim... en önemlisi de değerlerim değişmiş...
beni çok heycanlandıran yüreğimi ağzıma getiren olaylar artık bana yabancı sanki. sanki ben yaşamamışım tüm olanları dışardan bir izleyiciymişim. bir filmi izledikten sora ne kadar tesir edebilirse insana bana tesiri de aynı derece de artık. hani buna sevinsem mi üzülsem mi onu da bilemiyorum ya. hissizleşiyor muyum yoksa olgunlaşıyor muyum? belki de soğuyorum artık. tüm yaşananlar artık bana bişey hissettirmeyecek kadar anlamsız, konuşmalar, tavırlar aptalca geliyor. ben de kendimi çekmekte buluyorum kurtuluşu. sessiz, sakin bir şekilde olayları izlemek istiyorum bir köşede. belki izlemek bile istemiyorum ya ayıp olmasın diye. bir kere bu işin içine girdim diye. korktu da kaçtı desinler istemiyorum. ne kadar soğuduğumun farkına varamayacaklar belki. kızgın ya da kırgın olduğumu sanacaklar. belki de ne kadar kindar diyecekler. ama ne kırgınım ne kızgın hele hele kindar hiç değilim. ama bazı şeylerin değişeceğine inancımı kaybettim artık. herşeyi olduğu gibi görmemin zamanının geldiğini anladım. anladığım zamandan beri de gördüğüm hiçbirşey tat vermez oldu bana. kabuğumu kırmam doğruydu belki ama duvarlarımı yıkmamalıydım. ama taşlar bir bir yerine oturuyor artık. nafile uğraşları iadeli taahhütle dünyanın en ücra köşesine postaladım...
ve şimdi... kendime yepyeni, sıfır kilometre 2008 model hayaller, sevinçler, heyecanlar satın aldım. günlerimi onları yaşamak için harcıyorum artık. kendimi şımartıyorum. biraz ukala biraz çok bilmişim belki, ama herşeye gülümseyerek bakabildiğim, patavatsız yanımı sevdiğim için seviyorum bee kendimi...
Fonda vivaldi dört mevsim var şimdi. bu hazzı yaşayabildiğim için seviyorum hayatı. farkında olmayı seviyorum.... ne olursa olsun umudumu hiç kaybetmemeyi öğrettiğin için seni benden daha çok seviyorum benim tek kahramanım =))
03:36
Edit This
lütfen;önce aşağıdaki yazıyı okuyunuz=))
03:04
Edit This
Eğer aşk böyle bişeyse hepimiz bir zamanlar psikiyatri servislerinin en kıdemli elemanları olmalıydık.Aşk;akıllı adam işi değildi çünkü.yaptıklarımız akıllı insan ölçütlerine uymuyordu.psikiyatri servislerinde mazoşistler adı altında bi bölüm açılmalı ve hepimiz tedavi olmalıydık.
Ama reddettik herşeyi.sarıldık kalem kağıda,yazdıkca yansın diye canımız.ondan bu güzel şarkılar,şiirler dilimizde.kör kuyuya bir merdiven de dayatılmıştı ya biz görmezlikden geldik...
10:45
Posted In
beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın
,
blog
,
münir nurettin selçuk
Edit This
beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın
denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın
öylesine yıktınki bütün inançlarımı
beni sensiz bıraktın,beni bensiz bıraktın....
Şiiri Ümit Yaşar Oğuzcan yazmış.Bestekar Münir nurettin Selçuk.Timur Selçuk da içtenlikle seslendirmiş şarkıyı.insanı aşka aşık ettiren bir şarkı.heralde böylesine bir aşk da sadece şarkılarda koruyabilir varlığını.bıu sözlere muhattap olan kadın ne kadar şanslı olduğunu bilebilseydi terkedip gider miydi acaba şairi?o kadın bu aşktan hiç haberdar olmuşmudur ki?
diyelim ki haberi yoktu kadının bu sevdadan.şair hiç söyleyemedi.aşkını böyle yaşamayı tercih etti.görmedikçe yüzünü,duymadıkça içini ısıtan sesini daha da büyüdü sevdası kim bilir?
acı çektikçe daha da sevdi,sevdikçe daha da acıdı içi ama hiç vazgeçmedi.mazoşiştti belki de adam.acı çekmeyi kendine kutsal bir görev bilmişti.kızıyordu kadına,küfürler ediyordu içinden ama yine de onu çok seviyordu.aşkı uçlarda yaşıyordu.depresif dünyasında mazoşist eğilimleriyle taçlandırdığı aşk ulaşılmaz oluyordu gün be gün ve daha da tutkulu seviyordu...
hepimiz biraz böyle değil miydik zaten?bizi hiç sevmeyen,sevme ihtimali bile olmayan hayali kahramanların peşinden koşmadık mı bazı zamanlar.hiçbişeyi görmedi gözümüz.dünya toz duman oldu.ben olarak kalmayı reddedip biz olmak istedik.ayaklarımız yerden kesildi.sıradan sabahlar anlamını buldu.yüzümüze anlamsız kocaman bir gülümseme peydah oldu.şairin mısralarındaki kelimeler kifayetsiz kalmaktan yorulup,bize koştu.hayatı çilekli pasta tadında yaşamak istedik kısacık da olsa.biliyorduk ya ağzımızda acı bir tat kalacağını... olsundu... sınırlı bir mutluluk,sonsuz mutsuzluktan ağır basıyordu ...
hiçbir karşılık beklemiyorduk aslında.biz aşka aşıktık.çok yüceydi bizim için elde edilmezdi.elini tutmaktan,yüzünü görmekten,sesini duymaktan daha öte bişeydi.üzüldüğünde üzülüp,sevindiğin de sevinebilmekti.gün gelip birini çok sevdiğini söylediğinde bize, çekip gitmeyi bilmekti arkamıza bakmadan....yoksa olduğumuz yerde kalakalırdık....
Belki de kendimizi aramıştık hep.onlarca kalabalığın içinde hep yalnızdık.içimizdeki boşluk kara delik gibi büyümekteydi.birgün kendimizi bulduğumuz sandık.biz bize yakın olmak istedik O'na değil.
O güzel sözleri kendimize söyledik.şarkıları kendimize adadık.canımız azıcık şımartılmak istemişti sadece,bi başkasını şımartmadık...ve birgün kaybettik kendimizi.aslında içimzden ettiğimiz tüm küfürler benliğimizeydi...rahat bi nefes almıştık onca yolculuk sonunda derken hayat bize nanik yapmıştı yine..
gözlerimiz heryerde kaybettiğimiz yanımızı arıyordu çaresiz.gördüğümüz herşey ona benziyordu sanki.ama nafileydi bu arayışlar,uğraşlar.. ne kadar inanmak istemesek de giden dönmemek üzere terketmişti bizi...
Halbuki yüzümüzdeki tebessüm ondan emanetti bize.ama iyiki almıştı emanetini bizden.gidince hıyanetin en büyüğünü yapıcaktık yoksa.o olmayınca nasıl gülerdik.bundandır ya gecenin esiri olmayı yeğledik,üzüntümüzü örtsün diye...
04:00
Edit This
Çocukluğumdan beri hep bi pastanede çalışmanın hayallerini kurmuşumdur.benim sahibi olduğum ufak ama şirin pasta ve kurabiyeleri bizzat kendimin yaptığı küçük bi pastane...
ilkokula gidreken gazetelerin verdiği yemek kitapları ilaveleri benim için masal kitabı gibi bişeydi.renkli renkli pastalar,ilginç şekilli kurabiyeler....onları ben hayata geçirmeliydim.benim pastanemde yerini almalıydı...
o kadar pasta ve kurabiye tarifi içerisinde benim için en özeli un kurabiyesi olmuştur hep.basit gibi görünür ama kıvamını tutturması,rengini bembeyaz ayarlaması zordur.
Önce derince bir kap alınır.oda sıcaklığında bir paket margarin,bir çay bardağı sıvı yağ,bir su bardağı pudra şekeri ve yarım kilo un iyice karıştırılır.ama yavaş yavaş,içtenlikle,severek yapılmalıdır bu iş.çünkü;o çok narindir,her an kırılmaya hazırdır.süt gibi bembeyazdır,su gibi saftır.herkes yemeyi beceremez onu hakedemez de.hemen dağılır ağızda,dikkat edilmezse üste dökülür.her zaman un kurabiyesi yapmam .dedim ya özeldir o benim için ve hep özel insanlar yiyecektir.o gösterilen özeni hissetmek gerekir.yerken içindeki malzemeleri hissetmelidir yiyen.yoksa ;benim için bi anlamı kalmaz.
sonra;orta ısılı fırında 15 dakka pişirilir.hemen çıkarmicaksın fırından o sıcaklıkla kendini bulucak,rengini alacaktır kurabiye.soğuduktan sonra da pudra şekeri ilavesiyle kar yağdırılır üstüne.çok şirin,şık ve zarif olur.gümüş bir tepsiye kenarları oyalı bir mendil serilir.kurabiyeler hiç incitilmeden tepsiye alınır.ben onu salondaki vitrinde sergilemek isterim ama ayıp olur diye mutfaktaki masaya koyarım.hayranlarına orda ikram ederim.
Son zamanlar evde geçirdiğim uzunca vakitlerden belki de böyle gereksiz çoğu insan için anlamsız bişeyler yazma gereği duydum.ama;ben inanıyorum ki sevgimizi ve ilgimizi katmadımız hiçbişey güzel olmuyor.yemek de olsa onu istekle yapmak gerekir.un kurabiyesi de bende yeri bi başka olandır.canlı bi varlık değil belki ama ben ona o kadar çokk anlam yüklerim ki istesem dile gelir.tüm hayallerimi,sevinçlerimi ,kırgınlılklarımı,haylazlıklarımı yüklediğim gibi bi zamanlar.beni iyi tanıyanlar bilir,benim için o kurabiye çok değerlidir....
09:46
Edit This
facebook'ta yayınladığım bikaç yazıma aldığım olumlu tepkiler neticesinde şımararaktan,kendi bloğumu oluşturmaya karar verdim.belki ego tatmin etme isteği,belki yazdıklarımı paylaşma hevesi...artık adınız siz koyun.kafamda pervasızca dolaşan kelimeler bloğumda yerini bulsun.bende gerçek dünyayla biraz olsun bağlarımı sağlamlaştırim değil mi?kurbanlarım da okurlarım olsun:)umarım bana katlanabilirsiniz.hepimize kolay gelsin...